Make your own free website on Tripod.com

h) Ahlâkın (Huyun) Değişmesi Meselesi:

Ahlâkçılar huyu, tabiî ve kazanılmış huy olmak üzere ikiye ayırırlar. Tabiî huy (ahlâk), insanın fıtratında, aslında, özünde gizli olan haslet ve eğilimlere denir.

Kazanılmış huy (ahlâk) ise alışkanlıklarla meydana gelen ve çevrenin tesiriyle sonradan kazanılmış huylara denir.

Birinci görüş yanlıları “hulk”u bütün insan fiillerinin kaynağı saymışlar ve “hulk-ı tabiiyye’nin” değişmeyeceğini ileri sürmüşlerdir. Bunlara göre insanın tabiatı değişmez; arazlardan etkilenmez; dış huylar değişmediği gibi iç huylar da değişmez; nasıl yaratılmışlarsa öylece kalır. Eğer insan iyi huylu ise onun bozulması, kötü huylu ise onun da düzeltilmesi mümkün değildir. Bu görüşü benimseyen ahlâkçılar arasında Yusuf Has Hacip, Sa’di şirazî, Nesreddin Tusî, Katip Çelebi gibi isimleri sayabiliriz.

İkinci görüş, tabiî huyun değişmeyeceğini, fakat kazanılmış huyun değişeceğini savunanlarınkidir. Bu gruptuki ahlâkçılara göre kazanılmış huy arızîdir; ülfet ve alışkanlıkla meydana gelmiştir. Bunlara göre ahlâk kısmen değişir, kısmen değişmez. Rifat Paşa bu iki grubun da huy ile nefsin tabiatını birbirinden ayıramadıklarını söyler. Çünkü ona göre, Allah insana huyların esası olan bir takım yaratılıştan tabiatlar vermiştir. Gazab kuvveti, şehvet kuvveti gibi bu tabiatlar insanın yaratılışında gizlidir, değişmeyenler bu fıtratlardır. Bunlara huy denilmez, huy bunlara sonradan arız olan şeylerdir. işte diğer ahlâkçılar bu inceliği anlayamadığı için hataya düşmüşlerdir.

Üçüncü görüş ise hiçbir huyun tabiî olmayıp, dış tesirler sonucu olduğunu, bütün huyların mutlak şekilde değişebileceğini ileri sürenlerin görüşüdür. ibni Miskeveyh, Gazalî, Birgivî vb. gibi İslâm ahlâkçıları ile Kınalızâde Rifat, A.şeref, M.Said, H.Remzi, A.Nazima, Selahaddin, A.irfan, A.Seyyidi, A.Rıza, A.Nazif, Ömer Nasuhi. M.Adil vb. gibi Osmanlı ahlâkçılarının büyük bir çoğunluğu huyun değiştirilip terbiye edilebileceğini savunurlar. Bu iddialarını temellendirmek için de dinî, aklî ve tecrübî olmak üzere üç delil ileri sürerler.

Ahlâkçıların büyük bir çoğunluğu ahlâkın değişebileceği ile ilgili birçok ayet ve hadisi delil olarak getirmiştir. Eğer huyun değişmesi mümkün olmasaydı, o zaman Kur’an ve hadislerde ahlâkı mükemmelleştirmek ve süslemek gibi emirlere yer verilmezdi; çünkü emir ve yasaklar mümkün olan şeyler için verilir. insan hiçbir zaman tabiatının ve gücünün üstünde bir şeyle mes’ul tutulmaz.

Ahlâkın değişebileceğine dair akıl sahiplerinin de ittifakı vardır. Eğer ahlâkın değişmesi ve insanın terbiyesi mümkün olmasaydı, birçok akıllı kimse çocuklarını teriye etmek için terbiyeci tutmazdı. Osmanlı ahlâkçıları ahlâkın değişebileceğini gösteren birçok tecrübenin de mevcut olduğunu belirtirler. Bunca okul, öğretmen, eğitimci ve terbiyeci ahlâkı mükemmelleştirmek için çalışmaktadır. Devletler, hükümetler ve sosyal kurumlar iffetli, doğru-dürüst insanları kötülere karşı koydukları cezalarla korurlar. Nice terbiyeci kötü huylu çocukları, hatta hayvanları bile iyi huylu hale getirmektedir.

Osmanlı ahlâkçılarından A.Seyyidi, John Locke ve Gazali gibi çocuğu ahlâk kitabının beyaz bir sayfasına benzetir ve oraya her ne yazılmak istenirse istenildiği kadar yazılabileceğini ileri sürer. Ona göre, o sayfalar annenin ahlâkî ve terbiye ile ilgili etkinliklerini taşır. Bu nedenle “beşiği sallayan el, dünyaya hükmeder”, sözüyle o annenin bir cihangir, bir siyasî otorite, bir şehir canisi veya bir dağ eşkiyası yetiştirebileceğini dile getirmeye çalışır. A.şeref ve A.Seyyidi ise terbiyenin en iyi ana kucağında ve çocukluk çağında olduğunu ve terbiye ile yaşın ters orantılı bulunduğunu C.Nuri ise ihtiyaçların değişmesiyle ahlâkın da değişebileceğini ileri sürerler ve hem bir ahlâk sistemi içinde, hem de ahlâklar içinde tam bir rölatifliği dile getirir.

C.Nuri’nin bu rölatif anlayışı yanında A.Seyyidi tam bir mutlaklığı savunurken, Hak’kın çokluk ve değişme kabul etmediğinden hareketle ahlâkî kanunların da zaman ve mekana göre değişmediğini ileri sürer. Faziletler, dünyanın her yerinde ve devrinde fazilet, reziletler de rezilet olarak kalmıştır. Çünkü ahlâkçılara göre, umumîlik, değişmezlik ve mutlaklık ahlâk kanununun özelliklerindendir. Bu ilkelere dayanan bir ahlâk kanununun değişmemesi gerekir.

ı) Hayır ve şer (iyi-kötü):
İyi ve kötü çok farklı manalara kullanılmıştır. İslâm ahlâkçıları bu meseleye hüsün-kubuh meselesi olarak bakmışlar ve A.Rifat’ın belirttiğine göre İslâm düşünürleri bu kavramlara üç farklı anlam yüklemişlerdir.
a) Hüsün, adalet gibi olgunluk; kübuh ise zulüm ve eksikliktir.
b) Hüsun, gayeye uygun; kübuh gayeden uzak olmaktır.
c) Hüsun, dünyada övülmeye, ahirette sevaba; kubuh dünyada yerilmeye ahirette ise azaba sebep olur.

Omanlı ahlâkçıları hayrı da “mutlak” ve “ahlâkî” hayır diye ikiye ayırırlar. Mutlak hayır: M.Zihni ve A.şeref’e göre tabiata uygun ve özünden iyi olan şeydir. Ö.Nasuhi’ye göre ise meşru ve faydalı olan şeydir.

Ahlâkî hayır ise A.şeref ve Ö.Nasuhî’ye göre, ahlâk kanununa uygun ve sahibine bir değer kazandıran hayırdır. insanın en ulvî gayesi ahlâkî hayırdır. Bu da Allah rızası ve sevgisine dayanır;buna aynı zamanda hayr-ı a’lâ denir.

İslâm ahlâkçılarında olduğu gibi Osmanlı ahlâkçıları da ahlâk ilminin esasını hayıra dayandırarak hayrın gayesinin fazilet olduğunu ileri sürmüşlerdir. Onlara göre ahlâkî fazilet, mutlak hayrı daima ahlâkî hayır açısından gerçekleştirmeyi emreder.

Osmanlı ahlâkçıları şerri de “mutlak şer” ve “ahlakî şer” diye ikiye ayırırlar. Mutlak şer, tabiata, fıtrata aykırı olup da nefse keder ve zarar veren şeydir. Ahlâkî şer ise aslında kötü olup da failini de lanetlendiren şerdir.

A.Kemal’e göre varlıkların düzenini değiştiren, alemin genel nizamını bozmaya sebep olan herşey; A.Rifat’a göre ise suç sayılıp hasar ve zarara sebep olup tabiatı şerlere eğilimli olan şerler ahlâkî şerdir.

Osmanlının son dönem materyalist düşünürlerinden A.Nebil ve B.Tevfik ise, ahlâklılığın iyi ve kötünün bilinmesiyle alâkasının olmadığını ileri sürerler. Çünkü onlara göre, insanların içinde bulunduğu şartların üstünde, değişmez bir metafizik iyi ve kötü yoktur. Burada ahlâka düşen, böyle metafizik iyi ve kötüyü aramak değil, iyi olduğu kabul edilen hareketleri yaptırmak, kötü olanlardan da sakındırmak azmini güçlendirmektir. iyi ve kötüyü ahlâk ilmi değil, çeşitli ilimlerin sosyal hayatın değişmelerine, şartlarına göre iyi ve kötünün ne olduğu araştırılmalıdır. Ahlâk ise sadece iyi şeylerin nasıl düşünceden davranışa dönüştüğünü göstermelidir.

A.Nebil ve B.Tevfik ahlâk felsefesini, ahlâkın ilim oluşunu, iyi ve kötü, mutlu oluşunu, ahlâkî duygunun iyi ve kötüyü ayırabilme özelliğini açıkça kabul ederler; ancak mantık ve ilmin değerleri olan doğru ve yanlış ile iyi ve kötüyü birbirine karıştırırlar. Halbuki değişmez, tabiî bir kanun olan hayır, bir şeye dayandırılmaksızın zatından iyidir. Bunun dışında kalan şeyleri ancak bu ölçüye vurmakla iyi veya kötü diye değerlendirmemiz mümkündür. O zaman insanı Allah’a yaklaştıran herşey ahlâkî hayırdır. En büyük hayır da “hayr-ı a’l┠Alah’ın mutlak rızasını kazanmaktır.

WB01337_.gif (904 bytes)                             WB01339_.gif (896 bytes)

Son Günceleme:08,04,2006
Web Design:Ö.Faruk ERDEM

omferdem@hotmail.com