Make your own free website on Tripod.com

2) Sosyal Hayattaki Bozulmalar:
Sosyal hayattaki en temel problem, kadın-erkek uyuşmazlığı ve buna bağlı olarak da ortaya çıkan aile uyuşmazlıkları ve huzursuzluklarıdır. Edmando Amicis, dıştan bakıldığında Türk halkının Avrupa’nın en medenî ve namuslu halkı olduğu görünümünü verdiğini; ancak bozulmanın içten içe olduğunu, bunun sebeplerinden birisinin de kadın erkek arasındaki ayrılıktan kaynaklandığını belirtir. Osmanlının son dönemlerinde büyük şehirlerdeki kadınların ekserisinin, her yönüyle Avrupa taklitçisi ve hayr
anı olduğu halde; Anadolu kadının sıkıntı ve yokluklar içinde, karnını doyurma mücadelesi verdiğini; buna karşılık ötekilerin ise lüks ve şımarıklığın zirvesinde, hangisini yiyeceğini ve giyeceğini seçmekte sıkıntı çekenlerin şaşkınlığını yaşamakta olduğunu belirtir.

Bu Avrupa taklitçisi kadınlar, her fırsatta gördükleri Avrupa geleneği ve alışkanlıklarını taklit etmektedirler. Avrupalı kadınlara karşı ilgileri arttıkça, Avrupa âdetlerini öğrendikçe, isyan fikirleri de artmakta, kocaları tarafından sevildikçe, kocalarına keyiflerince zulmederek bir çeşit boyun eydikleri cemiyetten intikam almaktaydılar. Buna karşılık bir grup kadın da cehaletin kurbanı olarak dinin ve kanunların sağlamış olduğu esas haklarından bile mahrum bırakılmışlardı. Tabiî ki onlardan da Avrupa özlemi çeken ve etrafındakilere imrenenler yok değildi.

Edmando Amicis, kadınların bu budalaca Batı özlemini alaylı bir şekilde şöyle ortaya koymaktadır: Avrupalı kadınlar, nasıl şark’ın sakin ufuklarını hayal ederlerse, Türk kadınları da bu anda Avrupa’nın renkli ve ateşli hayatını arzu ederler ve Paris’in sisli bir mahallesi için Boğaz’ın bütün harika güzelliklerini verirler.

Sadece kadınlardan değil, erkeklerden de Batı taklitçileri vardır; onlar da gününü gün etme peşinde, nerede akşam, orada sabah anlayışı içindedirler; bunlarda ne bir ideal, ne de bir ideoji var; ne yaptıklarının ve ne istediklerinin farkında bile değildirler. işin garip tarafı, bu devirde batılılaşma haraketiyle kendisine benzemeye çalıştıkları Avrupa’nın da sosyal ve ahlâkî yönden çok büyük bir kriz içinde olduğu görülür. Çünkü Avrupa’daki bu kriz, Osmanlıya çok çeşitli yollar ve şekillerle sirayet etmeye başlamış; bu arada, ülkede bir de siyasî ihtiras ve parti kavgalarının korkunç boyutlara ulaşması, bu kavgalardan halkın sürekli zarar görmesi, halkın üstüne üstüne gidilip onun kavganın içine çekilmek istenmesi, sonuçta birlik ve beraberliğin bozulması ve bunda azınlıkların da doğrudan etkisinin olması, ahlâkî çöküşe ivme kazandırmış; ahlâk ve sosyal hayat bozuldukça, devlet de hızla çözülmeye yüztutmuş, devlet adamları, azınlıklar, tanzimatçılar, ittihat ve terakkiciler, derken Birinci Cihan Harbi bu yıkılışı ve o vahim sona doğuru gidişi hızlandırmıştır.

Osmanlı azınlıkları içinde öncelikle gayr-ı müslim unsurların başkaldırdıkları görülür. Ayrıca bu azınlıklar, banka, demiryolu, rıhtım, liman, tekel maddeleri vb. gibi önemli ekonomik unsurları ellerinde bulundurmaları, diledikleri gibi ahlâk bozucu, fesat ve fuhuş yuvalarını kurabilmeleri, oraların müşterilerinin de büyük bir çoğunluğunun müslüman Türklerin olması, ahlâkın bozulmasında hızlandırıcı etkenlerden olmuştur.

Yine azınlıklar, asırlarca Osmanlıda hilekârlığın, sahtekârlığın ve yalancılığın öncülüğünü yapmışlar; özellikle de Rum, Yahudi, devşirme, muhtedî ve diğer azınlık unsurlar bu konuda başı çekmişlerdir. Toplumda ilk ahlâkî bozulma örnekleri bu azınlıklarda ortaya çıkmıştır; oradan da bazı devlet adamları vasıtasıyla Osmanlı’nın diğer kurumlarına taşınmıştır. O devirde, Paris’te görülen bir kötülük ve ahlâksızlığı pek kısa bir zamanda Galata’da da görmek mümkündü. Osmanlıda Türk olmayan müslüman unsurların millî duygularını da harakete geçirenler yine bu azınlıklar olmuştur. Azınlıklarda milliyet fikrinin ortaya çıkmasıyla, “vatan” kavramının anlamı değişmiş, buna bağlı olarak gelişen “vatan ahlâkı” zayıflamış, ne vatan bütünlüğü kalmış, ne istiklâl, ne de hürriyet.

Bu devirdeki ahlâkî çözülmenin en büyük nedenlerinden birisi de taassup ve kaderciliktir. Bu devrin insanlarının bir kısmı Batı taassubuna, bir kısmı da kaderci bir taassuba yakalanmıştır. Birisi Batı’dan başka bir çıkar yol bulamazken; diğeri ise “insan için her şey mukadderdir, insan kaderinin elinde sadece bir oyuncaktır; insana yazılandan başka bir şekilde istikamet vermek boşuna çırpınmaktır.” gibi düşüncelere saplanıp kalmıştı.

Bu devirde, sadece taassup sahibi kimseler değil, aynı zamanda, aydın kesim de, halk kesimi de dinin ve ahlâkın temel kitabı olan Kur’ânı anlamak için değil, onu sadece sevap kazanmak için okuyorlardı. Eğer Kur’ân ve hadisler anlaşılmak için değil de, sadece bir alışkanlık eseri olarak okunursa, bu taassup nasıl yıkılacak, düşünceler nasıl değişecek, bir takım ahlâk esasları nasıl öğretilecekti? Gayet tabiî ki, böyle bir zihniyet ve anlayışla dine yaklaşılır, Kur’ân ve hadis okunursa, bu dinin terakkiye mani olduğu da söylenir; insanları uyuşturduğu da. Halbuki Kur’ân ve hadislerin ortaya koymuş olduğu ahlâk ilkelerine göre, tembellik, uyuşukluk, meskenet ve taassup en büyük ahlâksızlıklardandır. insan için çalıştığından başkasının olmadığını söyleyen Kur’ân, iki günü eşit olanın zararda olduğunu bildiren bir peygamberin tebliğ ettiği din, terakkiye, ilerlemeye nasıl mani olur? insanları nasıl uyuşturur?

3) Siyesî ve Felsefî Fikir Haraketleri:
Osmanlı’da ahlâkî gerilemeye ve bozulmaya neden olan hususlardan birisi de Avrupada ve ülkemizde o zamanlarda görülen felsefî ve siyasî fikir haraketleridir. Bu devirde, gerek pozitivistler, gerekse materyalistler ve ateistler manevî değerler üzerine kurulmuş Osmanlı toplumunda oldukça büyük fikrî ve ahlâkî tahribâtta bulunmuşlardır. II. Meşrutiyet’in ilânından sonra, Osmanlı’da açıkça bir materyalizm ve spritualizm mücadelesi başlatılmıştı.

Materyalistler, ne dini, ne dine dayalı bir kurumu, ne de ahlâkı asla kabul etmiyorlardı. Bu materyalistlerden birisi olan Abdullah Cevdet, pozitivist ve materyalist bir dinden yana olduğunu şu dörtlükte açıkça ortaya koymaktan çekinmez:
“Ma’budum fazilet fikri, namazım
Sevmektir her canı, âciz, muktedir;
Kıblem nihayetsiz fezâ, yıldızlar
Tesbihimin altın taneleridir.”

II. Meşrutiyet’in ahlâkı geriletme ve fesada uğratma hususunda Osmanlı Türküne bir başka hediyesi de sanatta realist görüş yanlılarının aşırı mübalağa ve iğrençlikleri sansürsüz bir şekilde ortaya koyma gayretkeşlikleridir. Bunlar realist sanat adı altında, tabiat olayları ve görünüşleri aynı şekilde, olduğu gibi ifade etmeye çalışmışlardır. Bu anlayış, hayattaki ve tabiattaki bütün çirkinlikleri, iğrenç tarafları sanat adına aynen anlatmayı gâye edindiği için, meydana getirilen sanat eserlerinde her türlü istismara imkân vermiş, “cemiyet hayatının titizlikle korunması gereken tarafları, ferdî hayatın, herkesçe bilinen ve yapılan tabiî çirkinlikleri, ahlâkın bozulması, inançların yıkılması, örf ve âdetlerin sarsılması hususunda azamî derecede kullanılmıştır. Bizde de II. Meşrutiyetten bu yana bunun pek çok örneği görülmüş, cinsî sapıklıklar, çeşitli tasallutlar, Sosyalist-Realizm adına, sanat adına göklere çıkartılmıştır.” Böyle bir zihniyetin hakim olduğu toplumda ise hala ahlâka birşey olmaz, ahlâk başka, realizmin tezahürü ve yaşanışı başka bir şeydir demek mümkün değildir. Çünkü her sistem kendine has, kendini tatmin eden ve kendisine huzur veren bir ahlâk geliştirmeye çalışır ve kendi geliştirdiği ahlâkın dışındaki bütün ahlâk sistemlerinden rahatsız olur.

Sonuç olarak diyebiliriz ki: Osmanlı ilk dönemlerinde bir kahramanlık ahlâkı yaşamakta ve devlet de şan ve şerefle yükselmekteydi; ancak sonraları ahlâk bozulmaya başlayınca, buna paralel olarak devlet de sarsılmış ve küçülmüş, sonunda sözü geçmez bir hale gelmiş, ahlâk bozuldukça da yıkılmaya yüztutmuştu. Bu şartlar altında devleti yeniden onarmak için yapılacak ilk şey de ahlâkı ve ahlâkı bozan şeyleri, sebepleri ortadan kaldırmak olacaktı. Çünkü ahlâk, Osmanlı ahlâk düşünürlerine göre, devlet binasinin üzerine kurulduğu temel mesabesindedir. Zira bütün devlet ve milletlerin, ve onların meydana getirmiş olduğu kurumların tamamının ahlâkla yakın bir ilişki içinde olduğu görülür.

Materyalist bir düşünür olan Celal Nuri bile devlet ile ahlâk arasındaki bu ilişkiyi şöyle formule etmektedir: Devlet=Ahlâk, Hakk-ı Bekâ=Devlet’dir. Osmanlının son yaklaşık 150 yıllık döneminde, devletin bekası ve ülkenin kurtulması için çeşitli çözüm yolları ve formüller araştırılıp ortaya konulmuş; ama bütün bu çözüm yolları ahlâkî bozulmaları ve devletin çöküşünü tek bir sebebe bağladıkları ve tek bir çözüm yolu önerdikleri için başarılı olamamışlardır. Halbuki Osmanlının içine düştüğü durumdan kurtulması için çözüm yolu tek değildi; çünkü bu bozulmaya neden olan birçok sebep vardı; bunlar arasında belki en önemlisi, “ahlâkî bozulma” olarak gösterilebilir. Zira ahlâkîlik, Türk devletinin en büyük özelliklerindendir; onun misyonlarından birisi de bu ahlâkîliği yaygınlaştırmaktı. Türk Osmanlı tarihine şöyle bir bakınca, onun baştanaşağı ahlâkî fazilet tablolarıyla dolu olduğu hemen fark edilir.

Osmanlıda hakim olan ahlâk anlayışı, bilindiği gibi İslâm ahlâkıdır. Bu toplumda ortaya çıkan ahlâkî meseleler de İslâm ahlâkının meseleleridir. Ancak pek az sayıda Batı hayranı ve materyalist düşünür, ahlâkı, İslâm ahlâkının dışında materyalist veya şövanist anlayışa dayandırmak istemiştir. İslâm ahlâkından yana olanlar, çözümü yine İslâm çerçevesi içinde kalarak ve fakat farklı metodlarla araştırmışlardır. Bunların bir kısmı gelenekçi ahlâka bağlı kalmayı esas alırken; bir kısmı batılılaşmayı ve modernleşmeyi; bir kısmı da Türkçülük ve milliyetçiliği esas almış ve meseleleri kendi görüşleri doğrultusunda, fakat İslâm sınırları içinde kalarak çözmeye çalışmışlardır. işte bundan dolayıdır ki, Osmanlı toplumunun ahlâkı denince, akla hep İslâm ahlâkı gelmiştir ve bu toplumda çözülecek ahlâk meseleleri de İslâm ahlâkının meseleleridir.

Son dönemlerde Osmanlı toplumunun kendisinden uzaklaştığı ve eksikliğini çektiği İslâm ahlâkı, beşerî ahlâk sistemlerinin dolduramadığı boşluğu, fert ve cemiyet bünyesinde dolduran ilâhî faziletlerin tamamından ibaret görünmekteydi. Osmanlı ahlâkçılarının da ifade ettikleri gibi, insanlığın gerçek manada dünya ve âhiret mutluluğu ancak bu ahlâka sarılmak ve bağlanmakla gerçekleşebilirdi. Son dönem Osmanlı aydınının büyük bir kesimi bunu araştırmaya çalışmış ve bir takım çözüm yolları teklif etmişlerdir. Bazıları çözümlerinde bu ahlâkın ilkelerine oldukça yaklaşmış, bazıları ise hiç ilgisi olmayan, mevcut hali daha da kötü sonuçlara götürebilecek tekliflerde bulunmuşlardır.

Osmanlı’nın bozulma sebepleri olarak gösterilen sebepler, hemen hemen bütün toplumların bozulma sebeplerini teşkil etmektedir. Bugünkü toplumumuzun da bir çok sıkıntılarının aynı sebeplerden kaynaklandığı görülmektedir. Bu da Osmanlı’nın o zamanki bozulan ahlâkının düzeltilmesi için teklif edilen tedbirlerin, bugün de aynı şekilde, toplumumuz için geçerli çare ve çözümler olabileceğini ortaya koymaktadır. Yeter ki bizler sıkıntılarımızı bilip tanıyalım; bunlara çözüm ve çareler arayalım; ve bu problemlerimizi çözmek isteyelim. Hiç şüphesiz ki bunların pek çok değişik ve çeşitli çözümlerini bulmamız imkân dahilindedir.

 Prof.Dr. Hüsameddin ERDEM
Selçuk Üniversitesi İlahiyat Fakültesi
Felsefe ve Din Bilimleri Anabilim Dalı Öğretim Üyes
i

 

WB01337_.gif (904 bytes)

Son Günceleme:25,03,2006
Web Design:Ö.Faruk ERDEM

omferdem@hotmail.com