Make your own free website on Tripod.com

i) Ahlâkda Niyetin Rolü:
Bir şeyi yapmaya azmetmek, kesin karar vermek ve o şeye içten bağlanmak manasına gelen niyet, Osmanlı ahlâkçılarının üzerinde durduğu ahlâkî bir meseledir. A.Rifat, bu dünyada yapılan her şeyin, hayır ve şerrin hep niyetlere göre yapıldığını; hayıra niyet eden iyilik, şerre niyet eden kötülük bulur. Ahlâkçıların ekserisi “Ameller niyetlere göredir”, bir kimsenin niyet ettiği ne ise eline geçecek olan da ancak odur..” hadisini haraket noktası kabul eder.

Osmanlı ahlâkçıları insanın ahlâkî değerini, amelden çok niyete bağlar ve insanların fiil sahasına çıkmamış niyetlerinden sorumlu olduklarını, bunun için de isra 17/37 ile Bakara 2/283-284. ayetlerini delil olarak gösterirler. Bazı ahlâkçılar da insanların niyetlerinden değil, fiillerinden sorumlu olduğunu söyler ve buna hadisten bazı deliller getirirler.

Halbuki halis niyetin ahlâkta yeri gayet mühimdir. Niyetle davranış arasında doğru bir orantı vardır. Çünkü ahlâkî davranışın ön hazırlığı iç temizliği ve halis niyet dünyasında yapılır. Halis niyet ahlâkî faziletlerin gerçek ölçütüdür;; vazifeyi gerektiren vicdanî sorumluluk da niyete dayanır. Ameller iyi niyet ve doğru fikre dayanmalıdır; iyi niyet iyiliğe, kötü niyet de kötülüğe delalet eder. Bu da mükafaat ve cezayı gerektirir.

k) ihtiyar (Seçme Hürriyeti) ve irade:
“Seçmek ve seçimde hür olmak” anlamı esas alınan ihtiyar ve irade ahlâkta önemli bir yer tutmaktadır ve bu hürriyet de hiçbir zaman mutlak hürriyet olarak düşünülmemektedir. Osmanlı ahlâkçılarından A.Seyyidi hürriyeti, “cemiyetin tabiî haklarından kanun ve kaidelerin imkan verdiği sınırlar içinde faydalanmak” diye belirlerken; A.irfan, ancak vazife ile kayıtlanabilen; H.Hüsnü ise hukuk, hudut ve vazifelerle sınırlanabilen olarak tanımlar. Hürriyet bazı kayıtlarla kayıtlansa da, o, Allah tarafından insana verilmiş bir haktır; hiç kimse bu hakkı insanın elinden almaya yetkili değildir.

Hürriyet insan için nasıl bir hak ise başkalarının hürriyetine saygı ve riayet de bir vazifedir. Çünkü hürriyetlerimizin sınırı başkalarının hürriyetlerinin başladığı yerdedir.

Hürriyet bazı ahlâkçılarca maddî ve manevî olarak ikiye ayrılır. Manevî hürriyet A.irfan ve A.Rıza’ya göre iyi ve kötüyü yapmak için vereceğimiz karar gücüdür ki bu bizimle ve vicdanımızla alâkalıdır. A.irfan, ayrıca A.Rıza söz ve eğitim serbestliğini de manevî hürriyet sayar.

Maddî hürriyet ise bedenin serbestçe hareket etmesi ve fiilleri gerçekleştirmesi olarak nitelendirilir. Buna göre maddî hürriyet, vücûda, organizmaya ait bir hürriyet, manevî hürriyet ise kişinin kendi nefsine ait bir hürriyettir. Bir yerde ne kadar hürriyet varsa, o ölçüde bir ilerleme ve gelişme vardır. Hürriyetle gelişme ve sürat doğru orantılıdır. Çünkü insanlık esaretle değil, hürriyetle ayakta durur; esaret ise bütün faziletleri mahveder. Onun için ahlâk esareti kesinlekle reddeder. Ahlâk ve ahlâkî davranışın en önemli şartlarından birisi insanın hür olmasıdır. Hür olmayan bir insanın davranışlarının ahlâkîliğinden söz edilemez.

A.Kemal seçme gücü ve hürriyetin ancak akıl ile mümkün olduğunu, akılsızların davranışlarının sebep-sonuç ilişkisini kuramadıkları için sorumlu da tutulamayacaklarını belirtir. M.Rahmi ve A.Seyyidî ise geçici iradesizlik sayılan sarhoşluk sonucu ortaya çıkan davranışlardan sarhoşun sorumlu olduğunu, çünkü sarhoşluğu meydana getirecek içkiyi kendi hür iradesiyle seçtiğini, sonucuna da katlanması gerektiğini belirtirler.

Ahlâkî açıdan esas olan ahlâkî hürriyettir. ibrahim Aşıkî insanın ancak ahlâkî hürriyetin tekamülünden sonra basiretle bir işin mahiyetini ve bütününü görebileceğini ve hikmet nazarıyla bakarak kararını verebileceğini belirtir. Çünkü ahlâkın bir basiret işi olduğunu, bu nedenle çeşitli emir ve düsturlar tek başına ahlâkî fikirler üretemezler.

Mutlak irade olarak belirtilen Allah’ın iradesi yanında, ahlâk kanununun ve sorumluluğun temeli olan cüz’i irade vardır ki, işte insanlar için sözü edilen irade budur. Cüz’î iradenin çok çeşitli tanımları yapılmıştır. Bunlardan bazılarını şöylece sıramak mümkündür: Mesela M.Adil iradeyi, muhakeme sonucu tercih edilen ve seçilen bir fikre uygun kat’î hüküm vermek, sonra onu tereddütsüz her türlü koşula rağmen uygulamak olarak belirlerken; H.Remzi, kişinin yaptığı işlerden kendisini sorumlu tutma yeteneği; Sami, bir iş için karar verme ve onu yapma gücü; S.Hilmi aklın uygulama ile ilgili vazifesi; M.Adil, kararlaştırılan bir fikrin fiil haline dönüştürülmesindeki ruhî kuvvete irade demektedir. Buna göre iradenin olmadığı yerde iyi ve kötü davranıştan fazilet ve reziletten söz etmek imkansızdır. Bu nedenle Ferid: “iradenin inkar edildiği yerde ne hak kalır, ne vazife, ne ahlâk, ne sorumluluk, ne suç ne de ceza, hiç birşey kalmaz.” demektedir. H.Remzi, S.şükrü, Rifat, A.Kemal, Sami vb. sorumluluğun esasını iradeye bağlarken; H.Remzi ve S.Hilmi iradeyi aklî güce; Sami de vicdana dayandırmaktadır.

Osmanlı ahlâkçıları insanın iradesine yön veren bazı müeyyide ve eğilimlerden de bahsederler bunlar arasında şehvet, öfke, tama’, hırs ve heves, alışkanlık ve irsıyet iradeyi zayıflatan veya ortadan kaldıran etkenlerdir. Fakat bunlardan hiçbiri hürriyeti tamamen ortadan kaldıramaz. Bu noktada yapılacak şey, iradeyi güçlendirmek için onu eğitmek ve terbiye etmektir. iradesi güçlü insan hayattan yılmaz, güçlük ve zorluklardan kaçmaz, onlara karşı hep dimdik ayakta durur. Bu nedenle bütün başarılar güçlü iradelerin ürünüdür.

WB01337_.gif (904 bytes)                             WB01339_.gif (896 bytes)

Son Günceleme:08,04,2006
Web Design:Ö.Faruk ERDEM

omferdem@hotmail.com